logo

9 Işık

MilliyetçilikMilliyetçilik, Türk milletine karşı beslenen derin sevginin ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunun taşımayan ve kendisini samimi olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes Türk’tür. Biz; Türk milletine mensup olduğumuza göre, bu milletin içinden çıkmış insanlar olduğumuza göre; elbette ki kendi milletimize karşı derin bir bağla bağlı olacağız ve bu milletin haklarının daima her çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması için çalışmayı görev tanıyacağız. İşte bu sebeplerden dolayı bizim milliyetçiliğimiz, Türk milletine karşı duyulan derin, köklü bir sevgi ve Türk milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce, en modern, en ilmi metodlarla çıkarılarak, en kısa yoldan modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini sağlamak duygusundan kuvvet alır. Milliyetçiliğimiz başkalarına karşı kin, garez duygularıyla beslenmez. Demek ki; Türk milliyetçiliği, Türk milletine karşı duyulan derin sevgi, bağlılık ve onu güç durumdan kurtarıp, kuvvetli, her çeşit korkudan, baskıdan uzak, en ön safa geçmiş bir hale getirmek isteği ve bu isteğin yarattığı duygudur. Birinci prensibimiz olan milliyetçiliğimizin özet olarak tarifi ve izahı budur.
Bunun yanına Türkçülük kelimesini de ilave ediyoruz: milliyetçiyiz, Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz? Çünkü milletimiz Türk milletidir. Türkçülük ne demektir? Türkçülük, Türk milletini hayatının her safhasına, yapacağı her şeyi Türk ruhuna, Türk geleneğine uygun olması ve Türk’e yararlı olması amacının, fikrinin ön planda tutulmasıdır. Türkçe konuşacağız, Türkçeyi daima her şeyin üstünde tutacağız. Yapılacak her işte Türklük ruhuna, Türk’ün özelliğine uygun ve Türk milletine yararlı olması şartını göz önünden kaçırmayacağız. Türkçülük’ün de kısaca tarifi budur. Birinci prensibimiz olarak aldığımız milliyetçilik ve Türkçülük, kısaca yaptığımız bu izah ve tarifle işte bu şekilde ortaya konmuş olunur.

Ülkücülük

Ülkücüyüz. İnsanlık ailesi, yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, milletler denen ayrı ayrı üyelerin bir araya gelmesinden meydana gelir. Bir insan, insan olmak isterse, insanlığa hizmet etmek isterse, evvela kendi milletine hizmet etmeli, kendi milletini yükseltmeye, kendi milletini mutlu kılmaya çalışmalıdır. Bunu yaptığı takdirde aynı zamanda insanlığa da hizmet etmiş olur. Çünkü bir insan kendi ailesini düşünür ve ona karşı vefalı kalırsa, insanlık duyguları en olgun seviyeye erişeceği için, kendi ailesi dışındaki insanlara karşı da yaralı ve vefalı olur. Bir insan kendi milletine faydalı olmaz, kendi milletine karşı bağlılık duymazsa, onun insanlığı düşünmekten bahsetmesi nihayet bir fantezi olur. İnsan, yetiştiği toprağın, yetiştiği milletin refahını, iyiliğini, saadetini ve şerefini temin etmelidir. Bunu yaptığı takdirde o millet insanlığın bir parçası olduğu için, dolayısıyla insanlığa da hizmet etmiş olur.

Ülkücülüğümüz nedir? Ülkücülüğümüz; Türk milletini en kısa yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak, mutlu, müreffeh hale getirmek, bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip hayata kavuşturmaktır.

Kişilere hürriyet, milletlere istiklal başta gelen prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar. Kabiliyet ve görevlerinin dışında insanlar haklarına tam olarak sahip kılınmalıdırlar.

Toplum içerisinde insanlar kişisel liyakat ve kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir sıraya konulmalıdır. Bütün bunlarla beraber ayrımsız olarak herkese bir imkân eşitliği sağlanmalıdır. İmkân eşitliği derken mücerret anlamda bir eşitlik anlaşılmalıdır.

Bu ülkücülüğümüzün içine bugünkü sınırlarımızın dışında bulunan Türklere ait herhangi bir şey girer mi?

Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çevresi içindedir. Bundan vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabii hakkı olduğu için Türk milletinin de tabii hakkıdır. Bugünün Birleşmiş Milletler Anayasası yeryüzünde yaşayan her millete “kendi mukadderatına hâkim olma” (self-determination) dedikleri prensibi kutsal bir prensip olarak ilan etmiştir. Bugün Afrika’da yaşayan ve bugüne kadar hiçbir devlet kuramamış olan zencilere dahi kendi mukadderatına hâkim olma (self-determination) hakkı kutsal bir hak olarak tanınır ve bunların her biri yabancı boyunduruğundan, sömürgecilerin elinden kurtulup bağımsızlığını alırken, başkalarının boyunduruğu altında tutsak bulunan Türklerin tutsaklıktan kurtulmasını istemek, dilemek, bunun için iyi niyetler taşımak, Türk olan herkes için en tabii ve kutsal bir haktır.

Fakat biz ülkücülüğümüzde daima realist olmayı ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye’yi hiçbir zaman tehlikelere, risklere, maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul ederiz. Ülkücülüğümüz bir macera fikri değildir. Ülkücülüğümüz, Türk milletinin en kısa yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst kademesine yükseltilmesi, müreffeh, mutlu bir hayata erdirilmesi, kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hale getirilmesi ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak, hür, müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü aynı zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onların mutluluğunu dilemeyi ve onların mutluluğunu, Türkiye’yi risklere, tehlikelere maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir ülkücülüktür.

Ahlakçılık

Üçüncü prensibimiz ahlâkçılık prensibidir. Ahlâkçılık prensibi çok önemli bir prensiptir. Önemi üzerinde söz söylenmesine bile herhalde lüzum hissetmezsiniz. Ahlâk herşeyin esasıdır. Ahlâkı olmayan bir toplumun hiç bir işi başarılı olamaz ve o toplumda hiç bir şey iyi bir durumda bulunamaz. Fakat Ahlâkçılığın dayandığı bir takım temeller vardır. Bizim Ahlâkçılığımızın dayanacağı temeller şunlardır: Türk ahlâkı, Türk geleneklerine, Türk ruhuna, Türk Milletinin inançlarına uygun olacaktır. Türk ahlâkı, hiç bir zaman insan ruhuna aykırı olmayacak, inançlarımızla da bağdaşan bir takım temellere dayanmış bir ahlâk olacaktır. Ahlâkçılıkta gözeteceğimiz, araştıracağımız şeylerden biri de, Türk ahlâkının, Türk Milletinin yükselmesi, yaşaması ve korunmasını sağlamaya yarayacak esasları içinde toplaması olacaktır. Yâni Türk Milletinin yaşamasına zararlı olacak kaideler, Türk Ahlâkçılığının içinde yer alamaz. Demek ki, Ahlâkçılık prensibine esas olarak kabul ettiğimiz şeyler, Türk Milletinin ruhuna uygun olmak, Türk Milletinin geleneklerine, âdetlerine ve inançlarına uygun olmak, tabiat kanunlarına uygun olmak ve Türk Milletine yararlı olmak esaslarına dayanacaktır.

 

Toplumculuk

Dördüncü prensibimiz, Toplumculuk prensibidir. Toplumculuk prensibinde gözettiğimiz hususlar üç ayrı bölümde izah edilebilir:

I- ÖZEL TEŞEBBÜS
Toplumun kalkınmasında özel teşebbüs desteklenecek, himaye edilecektir. Ancak bu ko-nuda işverenle işçinin karşılıklı olarak haklarının korunması ve bu iki tarafın münasebetlerinin milletin zararına olmayacak şekilde kontrol, tanzim ve nezaret altında bulundurulması şarttır. Demek ki, özel teşebbüsü korumak, himaye etmek prensibimizdir, desteklemek, teşvik etmek prensibimizdir. Fakat bunu yaparken işverenle işçinin münasebetlerini karşılıklı olarak iki tarafın da haklarını koruyacak ve her iki tarafın münasebetlerinin milletin zararına olmayacak şekilde kontrol edilmesi, düzenlenmesi, nezaret altında bulundurulması esasını şart koyuyoruz.

II- KÜÇÜK SERMAYELERİN BİRLEŞMESİ
Memleketimizde yapılması icap eden pek çok büyük işler vardır.Bunların başarılması için halkın elindeki küçük tasarrufların teşvik edilerek, devlet tarafından tanzim ve organize edile-rek birleştirilip halkın sermayedar olacağı büyük ekonomik teşebbüslere girişilmesini gaye edinen bir görüşe sahibiz. Ayrı ayrı kimselerin elinde bulunan küçük tasarruflar, meselâ on bin kişinin, yirmi bin kişinin katılıp birleşmesiyle, büyük sermaye haline gelir ve bu sermaye büyük tesislerin kurulmasını sağlar. Bu nasıl olacaktır? Halkımız buna alışmamıştır. Halkı buna teşvik etmek, alıştırmak, cesaretlendirmek ve organize etmek önayak olmak devletin görevleri arasında olacaktır. Bundan gayri olarak yapılması icabeden birçok büyük işlerin ayrıca yine devlet etiyle bizzat ele alınarak başarılması gerekir. Bugün Amerika gibi en kapitalist memleketlerde dahi bazı büyük işler vardır ki, tamamiyle devlet tarafından yapılmaktadır. Bunlar meselâ: Atom, Füze araştırmaları ve ilmi araştırmalar gibi büyük organizasyon isteyen, büyük masraflar isteyen işlerdir. Bunların tamamiyle devletçe ele alınan planlanması ve sür’atle başarılması esasını içine alan bir görüşü tutuyoruz.

III- SOSYAL YARDIM VE GÜVENLİK TEŞKİLÂTI
Bu da, Türk Milletini içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve güvenlik teşkilâtı meydana getirmek görüşüdür. Türk Milleti bugün sosyal bakımdan organize edilmemiş, dağınık bir durumdadır. Eskiden onun bir takım sosyal bağları sosyal kuruluşları vardı. Bunlar dağıldı, yıkıldı. Meselâ eskiden vakıflar vardı, mahalle heyetleri vardı. O günün şartlarına göre, zamana uygun düşecek bir takım sosyal ve ekonomik organizasyonlar vardı. Loncalar vardı, loncalar da aynı zamanda sosyal fonksiyonları vardı. Bunlar zamanla yok oldular, kalktılar.

Bugün milleti tekrar organize etmek lâzım geliyor. Bunların en başında gelen işlerden birisi de bütün halkı içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve sosyal güvenlik teşkilâtı kurmaktır. Yâni Türkiye içerisinde hiç kimse sahipsiz, yardımsız, himayesiz, desteksiz, işsiz kalmamalı, kalmak korkusuna düşmemelidir. Bir ailenin reisi mi öldü, çocukları, ailesi mutlaka bu teşkilât tarafından derhal himaye edilmelidir. Çocukları okuyacaksa okutulmalı, tahsillerine devam ettirilmelidir. Ailesine iş bulunmalıdır. Bütün bu problemleri üzerine alan bir organizasyon meydana getirmelidir. Böyle bir organizasyon olmaksızın cemiyette büyük haksızlıklar meydana gelir, büyük facialar meydana gelir ve böyle bir durum milleti sıhhatli olmaktan çıkarır. Birçok yerlerde sizler kendiniz de bu gibi olaylara her halde tesadüf ediyorsunuz. Birçok facialar görüyorsunuz, işitiyorsunuz. Bunları önleyecek böyle bir organizasyon kurmayı esas kabul eden bir görüşün sahibiyiz. Yâni toplum içerisinde herkes bilecek ki, herkesin sosyal güvenliği sağlanmıştır. İş mi? Başvuracaksınız, iş verecek. Hastalık mı? Tedavi görecek. Tahsil mi? Çocuğuna tahsil imkânı sağlayacak.

Ayrıca sağlık ve adalet güvenliği, sağlanmasını düşündüğümüz, bir diğer iştir. Yâni bir dâva ve mahkeme konusu olduğu zaman, vatandaş ihtiyacı olan avukat, mahkeme masrafı ve diğer zaruri masraflar gibi yardımları kolayca elde edebilmelidir. Bugünkü gibi öyle parası olanın kendisine çifter çifter avukat tutup, şahit masraflarını ödeyip hukuk imkânlarından rahatça faydalanması ve parası olmayan vatandaşların ise, bunlardan yoksun kalarak haklarını koruyamaması durumu ortadan kaldırılmalıdır. Ayrıca ceza ve tevkif evlerinin durumu da insanlığa yakışır şekilde islâh edilmeli ve oraya düşen vatandaşlar tam bir imkân eşitliğine kavuşturulmalı, henüz sanık durumunda olan vatandaşın haysiyeti korunmalıdır.

Toplumculuk prensibimizin içine aldığı önemli bir husus da şudur:

Türk Milleti yüzyıllar boyunca büyük ihtimâllere uğramış, sıkıntılara düşmüş, felâketler geçirmiş bir millet olduğu için bilhassa halk ve köylü, aydınlara karşı, kendisine yol göstermeye, yardım etmeye gelenlere karşı güvensizdir ve aynı zamanda ümitsizdir, yâni kötümserdir. Bunun en açık misalini şarkılarımızda, türkülerimizde görürüz. Dâima bir kötümserlik neticesi olarak halkımızda hareket, büyük hamle yapma kabiliyeti durdurulmuştur. Bunu açmak lâzım… Büyük işlerimizi, büyük projelerimizi çözebilmek için halk enerjisini seferber etmeliyiz. Halkı uyandırmalıyız. Halkı uyandırabilmek için de güzel sanatları bu amaçla seferber etmeliyiz. İnsanlara evvelâ neş’e, yaşama sevinci ve şevk aşılamalıyız. Heyecan aşılamalıyız. Neş’e, ümit ve şevk duyan insan yorulmadan çalışabilir, enerji gösterebi-lir. Ümitsizliğe düşen, kötümserliğe düşen insan yaşama iştahını kaybeder. Çalışma kuvvetini kaybeder. Bunu kendi hayatımızda birçok kere duymuş, üzgün olduğumuz zamanlarda çalışma isteğimizin olmadığını anlamışızdır. İşte Türk Milletinin kalkınması için başvuracağımız önemli çarelerden birisi budur. Sanatı, kültür faaliyetlerimizi, halkı heyecana getirmek; ona ümit, şevk, neşe vermek ve böylece halk enerjisini seferber ederek hareket yaratmak istikametinde kullanmalıyız.

Bunun için de biz bir prensip olarak diyoruz ki, sanat toplum için, toplum yararına kullanılacaktır. Toplum yararı için seferber edilecektir. Böyle boşa giden halk enerjisini (ki, bizim halkın büyük bir çoğunluğu senede uç buçuk ay çalışıyor, geri kalan sekiz buçuk ay bu enerji heder oluyor) seferber edip, erozyon problemimizin çözülmesi, memleketin ağaçlandırılması, sulama işleri, yol meseleleri gibi büyük meselelerimizin halli yolunda faydalanmalıyız.

Bu arada halka yine boş vakitlerini değerlendirecek el işleri, el sanatları öğretmek, göstermek, okuma melekesi ve kültürünü artıracak kurslar açmak ve onun hiç bir dakikasını heder etmeyecek şekilde organize etmek toplumculuk prensibi içine aldığımız hususlardan bir diğeridir.

 

İlimcilik

İlimcilik prensibiyle şunları kastediyoruz: Bütün olayların muhakeme edilmesi, incelenmesi, hiçbir peşin hükme, hiçbir ilim dışı zihniyete yer verilmeksizin, sadece ilim mantalitesiyle ilim esaslarına göre yapılması.

Her çeşit peşin hükmü kafalardan bir kenara bırakacağız. Her olayı incelerken, ilim metodunu takip edeceğiz. Bu da nedir? Müşahede, inceleme, araştırma, analiz, tecrübe ve müsbet sonucu bulmak. Demek ki, bütün memleket meseleleri ile ilgili olayları, tutumları düşünürken en doğru neticeye varabilmek için uygulayacağımız prensip ilim metodu, ilim anlayışı olacaktır ve bütün faaliyetlerimizde bize yol gösterici olarak ilmi önder kabul edeceğiz. Bunu da görüşümüze esas olarak almakta çok fayda gördük. Çünkü çoğu zaman birçok kimseler ilk hamlede ortaya ön yargılarla, art düşüncelerle çıkıyor ve daha ilk anda doğru muhakeme yürütüp, doğru sonuca varma yollarını tıkamış oluyor. Bunun için ilimciyiz. İlimcilikten de kasdettiğimiz şey, yukarıda da belirttiğimiz gibi, olayları incelerken, ilim mantalitesini, ilim metodunu kullanmak ve her işimizde ilmi kendimize önder kabul etmektir. Yalnız ve sadece ilmi, müsbet ilimi önder kabul edeceğiz.

 

Hürriyetçilik

Hürriyetçilik derken insanların en iyi hürriyet içinde gelişeceklerine inandığımızı ifade ediyoruz. Yalnız memleketimizde hürriyet birçok zamanlar kalıp, klişe halinde siyasi bir mânâda anlaşılmış, kabul edilmiştir. Böyle bir hürriyet yaşayan bütün insanlar için, bütün milletler için hürriyet olmaktan çok zaman uzak kalmıştır. Hürriyet deyince, siyasi hürriyeti esas almayacağız, hürriyeti bütün bölümleri ile beraber düşünmek ve o şekilde bir hürriyeti istemeyi esas kabul ediyoruz. Bunlar Birleşmiş Milletlerin Anayasasında yer almış olan hürriyetlerdir. Bu; söz hürriyeti, vicdan hürriyeti, yazı hürriyeti, bilim hürriyeti, sosyal hürriyet, ekonomik hürriyet, korkudan ve baskıdan âzâde olmak hürriyeti ve sefaletten kurtulma hürriyeti gibi bütün hürriyetleri içine alan bir hürriyet görüşüdür. Bir insana “hürsünüz işte size siyasi haklarınızı tanıyoruz, istediğiniz yere reyinizi verebilirsiniz” der, fakat arkasında el altında “şu tarafa rey vermezseniz işinizden çıkarırım” korkusunu, tehdidini koyarsanız, onun hürriyeti bir mânâ ifade etmez. Veyahut “Bu tarafa rey verirseniz akşam eve giderken beş tane adamım sizi çevirir, adamakıllı döver” gibi tehdit eder bir durum ortaya çıkarsa hürriyetin anlamı kalmaz. Yâni hürriyetin gerçek hürriyet olabilmesi için Birleşmiş Milletler Anayasasında ayrı, ayrı sayılmış olan bu hürriyetlerin bütün olarak herkese sağlanmış olması şarttır.

Hürriyetçilikle beraber şahsiyetçiliği de esas alıyoruz. İnsanlar şahıslarına karşılıklı saygı ve karşılıklı teminat içinde bulunmalıdırlar. İnsanlar her zaman hürriyetle yaşamak imkânına sahip olmalıdırlar. İnsanlar insan haysiyetine sahip olmazlarsa, her zaman hakarete uğrarlarsa, her za-man haklarından emin durumda bulunmazlarsa, o insanların o memleket içinde faydalı olmalarına, huzur içinde olmalarına ve mesut olmalarına imkân yoktur. Onun için bu prensibimizi de hürriyetçiyiz ve şahsiyetçiyiz diye ifade ediyoruz.

 

Köycülük

Halkının yüzde yetmişi köylü olan bu memlekette, köylüye ve köylünün kalkınmasına ayrı, özel bir önem vermeyi ve bunun için tedbirler düşünmeyi esas kabul ettik. Köycülüğümüzün dayandığı özellikler şunlardır:
Köylerin bir an önce kalkınmasını sağlamak için köy üniteleri meydana getirmek. Bugün Türkiye’de 43 bin köy vardır. Bu köylerin hepsine okul yapmağa kalkarsak 43 bin okul lâzım. Hepsine dispanser açmağa, doktor vermeğe kalkarsak 43 bin doktor lâzım. Ebe vermeğe kalkarsak -ki vermek lâzım, ihtiyaçlarıdır- 43 bin ebe bulmak lâzım. Ayrıca tarımı verimli duruma getirmek, modernleştirmek lâzım geldiğine göre onlara modern tarım araç ve makineleri sağlamak, tarım uzmanları vermek lâzım. 43 bin köye bu kadar tarım uzmanı ve aracı sağlamak, kooperatifler kurmak büyük bir meseledir. Bunun için -şematik olarak açık-lamak üzere söylüyorum- on köyü bir köy ünitesi kabul edip bu ihtiyacı küçültmeyi tasarladık. Köylerimizin ev sayısı köylere göre değişiyor. 100 evli, 50 evli, 20 evli, hattâ 8 evli köyler vardır. Bir misâl olmak üzere 10 köyü bir ünite kabul ettiğimiz zaman, ortalama ev sayısını da 50 kabul edersek 500 evli bir ünite meydana gelir ve 43 bin rakamını 10 defa küçültmüş oluruz, yâni 43 bin ihtiyacı, 43 bin rakamı on defa küçültünce ihtiyaç 4300 ünite haline gelir. Şu halde 4300 köy ünitesine 4300 okul, 4300 doktor, ebe, 4300 tarım uzmanı, 4300 kooperatif ve 4300 makine merkezi temin etmek nisbeten çok kolaylaşmış olur. İşte köycülüğümüzün dayandığı görüşlerden birisi budur. Çünkü köyün doktora, ebeye, öğretmene, okula, ziraatını modernleştirmeğe ihtiyacı vardır. Bunun için orada tarım uzmanları, ona yol gösterecek, modern ziraati, en verimli ziraatı’ sağlayacak tarım uzmanları bulundurmağa ihtiyaç vardır. Tarımın modernleşmesi için en modern tarım âletlerinin ve ziraat usullerinin kullanılması, ziraat ilâçlarının kullanılması lâzımdır. İşte köy kalkınmasının köy üniteleri kurmak suretiyle süratle sağlanabileceğini düşünüyoruz ve böylece bir görüşün sahibiyiz.

Bunun yanı sıra toprak reformu yahut zirai reformu düşünüyoruz. Zirâi reformda düşüncelerimizin dayandığı iki temel vardır: Birisi geniş toprak sahibi ve birçok köy sahibi kimselerin durumunu bugünkü şartlar içinde düzenlemek. Bilhassa Güneydoğu Anadolu bölgemizde gayet geniş topraklara sahip böyle birçok kimseler vardır. Bunlar 10 köyün, 15 köyün, 50 köyün sahibidir. Buralardaki köylüler topraksız, varlıksız, yarı aç durumdadır ki, bunları kalkındırmak başlı başına bir milli dâva sayılsa yeridir. Tarımı biz zaten modernleştirmeği ve makineleştirmeği düşünüyoruz. Tarımı makineleştirince tarımda kullanılan insan gücünü kol kuvvetini azaltmak icabedecektir. Çünkü onun yerini makine alacaktır. 50 insanın, 10 insanın veya 500 insanın yaptığı işi makine yapacak. O zaman 500 insan yerine bir insan, iki insan çalıştırmak icap edecek. Bunu da hesaba katarak, bu geniş arazi sahibi olan insanların durumunu düzenlemek ve ‘makine sayesinde tarımdan arta kalacak köylüyü endüstriye aktarmak görüşü bu geniş topraklar için düşündüğümüz görüştür. Yâni insanlar hiçbir zaman kendi güçleri ile işleyemeyecekleri kadar geniş topraklara sahip olamayacaklardır. Köylü serf olmayacaktır. Köylü herkes gibi hür, kendi kendine çalışabilen vatandaş du-rumunda olacaktır. Ancak tarımı makineleştirdiğimiz zaman, toprağı gayri iktisadi işletmeciliğe sebep olacak şekilde küçültürsek o zaman bu, ziraatin verimini düşürür. O halde toprak reformunu tarım reformu yaparken gayri iktisâdi işletmeciliğe meydan vermeyecek ve sosyal düzensizliği de giderecek şekilde, en verimli bir tarım düzeni kuracak ve makineleşmeyi yapınca boş kalacak insan gücünü de sosyal sıkıntıya, sarsıntıya meydan vermeden sanayiye ve diğer sektörlere aktarmayı sağlayacak bir görüş. Bu toprak reformunda dayandığımız esaslardan biridir.

Diğeri de Orta ve Batı Anadolu’da daha çok görülen durumdur ki bu da miras yolu ile devamlı olarak toprağın, mülkün küçülmesidir. Meselâ 50 dönüm toprağı olan bir insanın 5 çocuğu varsa, çocuklarına 10’ar dönüm.olarak arazi intikal ediyor. Onların çocuklarına intikal ederken daha da küçülüyor. Bu küçülme iktisadi verimli tarım yapmayı imkânsız hale getiriyor. İşte reform görüşümüz bunu da düzeltecek tedbirler bulmak esasına dayanıyor.

Bunun için de miras kanunlarında gerekli değişikliği yapmak, toprağın gayri iktisâdi işletmeciliğe sebep olacak şekilde bölünmesini önlemek, bölünmüş olan toprağın da verimli bir şekilde işletilmesini sağlayacak tarzda kooperatifçilik yoluyla işletilmesini sağlamak. Yâni köylerde üniteler şeklinde teşkilât yapmak, kooperatifler meydana getirmek ve 10 kişinin ellişer dönüm arazisi varsa ki hepsi toplam olarak 500 dönüm eder, 500 dönümün makineli tarım sistemi ile ve kooperatif eliyle işlemesini başarmak gerekir. İşte köycülük prensibinin içine aldığı düşünceler de özet olarak budur.

Bunun uygulanması için etüd yapılacak ki vaktiyle bir kısmını biz yaptırmıştık. Her bölgenin özelliği vardır. Meselâ Manisa civarında köyler birbirine daha yakın ve daha ka-labalıktır. Sivas’ta köyler daha seyrek ve birbirinden uzaktır. Bir yerde belki 5 köyü bir ünite yapacağız, bir yerde 15 köyü bir ünite yapacağız. 10 rakamını yukarıda şematik bir misal olsun diye söyledim. Yoksa bu memleketin şartlarına, her köyün, her ilin bulunduğu yerin coğrafyasına göre düzenlenecektir.

Şu halde bu kooperatifler zirâi üretim kooperatifleri şeklinde olacak, köylünün ihtiyaçlarını tek elden temin etmek maksadiyle iki üç kol üzerinden çalışacaklardır.

Diğer taraftan zirâi araştırma enstitüleri kurulacak, bu işle ilgili uzmanlar bu enstitüye bağlı olacaklar, her köy ünitesine verilecek tarım uzmanları bu enstitülerin talimatı ile çalışacağı gibi oradaki durumu da oranın talimatına göre inceleyecek ve görüşlerini devamlı olarak oraya bildirecek ve böylece kurulacak olan istatistiki bilgilerin, esasların temeli atılmış olacaktır. Bugün sıkıntılarımızdan biri de elimizde sıhhatli, ilmi istatistikler olmamasıdır, istatistik çok mühimdir. Bunlar tabii işin teferruatıdır. Bunların daha birçok fonksiyonları vardır. Hayvancılık vs. gibi üzerinde durulacak şeylerdir.

Köy sitelerini meydana getirirken, köy üniteleri için kültür ve teknik merkezler kurmak hususundaki görüşümüz budur. Köyleri birleştirmek değildir. Zaten zamanla onlar birbirine yanaşır, kaynaşırlar. Zorlayıp evinden, yerinden söküp başka bir yere götürmeğe taraftar değiliz. O zaten başa çıkılmaz büyük mali külfet ister ve realiteye uymaz. Bizim düşündüğümüz en kısa zamanda büyük sonuç almak, randıman almak ve mevcut realiteye uygun pratik hâl tarzı bulmak görüşüdür.

 

Gelişmecilik ve Halkçılık

Gelişmecilik prensibiyle şunları kastediyoruz: Uygarlık İnsanların içinde bulundukları duruma yetinmeyip dâima daha iyiyi, daha güzeli, daha mükemmeli istemelerinden, araştırmalarından ve bir de tabiat kuvvetlerinin tahakkümünden kurtulma arzusundan ve tabiat kuvvetlerine hükmetme, tabiat kuvvetlerini kendi yararlarına olarak kullanma arzusundan meydana gelir. Eğer insanlar elde ettikleriyle yetinseler ve “bu bize yetiyor” deselerde medeniyetler olduğu gibi kalır, gelişemezdi. Hâlbuki görüyoruz, bundan 40 yıl önceki durum bugün yoktur.

Bundan 5 yıl önceki durum da yoktur. Bandan 5 yıl sonra da daima bugünkü durumdan daha ileri giâifmiş, daha birçok yeni şeyler bulunmuş olacak. Çünkü insanlar daima daha iyiyi araştırıyorlar, daha mükemmeli istiyorlar. O halde kalkınmamızın ve yasamamızın dayanacağı temel prensiplerden birisi de daima elde ettiğimizle yetinmemek, daha iyiyi, daha güzeli, daha mükemmeli araştırmak duygusu olacaktır. İşte gelişmeciliğimizin dayandığı prensip budur.

Ancak bunu yaparken geçmişimize karşı hakaret ve onunla olan bağlantıyı kesmeyi asla düşünmüyoruz. Çünkü millet devamlı olarak bir akıştır. Onun hayatını herhangi bir yerden kesip, evvelkini silip çıkarmağa imkân yoktur. Onun için gelişmecilikte devamlılığı esas kabul ediyoruz. Yâni yapacağımız bütün faaliyetlerde, bütün ilerleme ve kalkınma hamlelerinde yapacağımız bütün işlerin milli ruhumuza ve milli geleneklerimize uygun olması esasını kabul ediyoruz. Gelişmecilik prensibiyle kastettiğimiz görüşün özeti budur.

Endüstri ve Teknikçilik

Halkçılıktan maksadımız da her şeyin halk için, halkla beraber ve halka doğru olmasıdır. Yâni halka tepeden bakmak, halktan ayrı olmak gibi tutumları uygun görmüyoruz… Her şey halk için, halka doğru ve halkla beraber olacaktır.

Bugün dünya Atom ve Füze çağından içeriye girmiştir. Artık buhar çağı geride kalmıştır. Elektrik çağı da arkada kalmak üzeredir. İnsanlık yeni bir çağa giriyor. Bu çağ Atom ve Füze çağıdır. Bu ne ile mümkün olabilir? Teknikle mümkün olur ve bir de milletlerin endüstri sahibi, ağır endüstri sahibi olmalarıyla mümkün olur. Endüstri de yine neye dayanır? Tekniğe dayanır. O halde teknik sahada en ileriye gitmek, yükselmek ve büyük endüstri sahibi olmak, kalkınmamız için, kurtuluşumuz için temel prensiplerimizden bir diğeridir.

 

Akçaabat Ülkü Ocakları Eğitim – Seminer Masası tarafından hazırlanmıştır.


Yoruma kapalı.